Adım Emine, kocamın adı ise Mehmet. Mutlu bir aileydik: iki kızımız vardı ve Mehmet onları gerçek birer prenses gibi şımartarak her şeylerini yapardı. Beni sevdiğinden daha çok onları severlerdi. Ben de kocama delicesine aşıktım, o da bana karşılık veriyor gibiydi. Ama son zamanlarda sinirli olduğunu fark etmeye başladım, hatta bazen kızlara bile bağırıyordu. Gerilimi artıyordu ve içimde bir endişe büyüyordu.
Ne olduğunu anlayamıyordum. Mehmet’e sorduğumda, sadece şöyle dedi:
“İşte sıkıntılar var, Emine. Üstüne alınma.”
Sözleri beni biraz rahatlatsa da evdeki gerginlik geçmedi. Onunla ciddi bir konuşma yapmaya karar verdim ama tam o sırada telefon çaldı. Tanımadığım bir kadın sesi soğukça konuştu:
“Kocanızın başka bir ailesi olduğunu biliyor musunuz? Onun bir oğlu var, adı Arda.”
Konuşma kesildi. Donup kaldım, inanamıyordum. Benim Mehmet’im bir hain miydi? Dünya başıma yıkıldı. İşten gelmesini bekledim ve her dakika bir asır gibi uzun geldi. Kapıdan girer girmez, gözyaşlarımı tutarak sordum:
“Mehmet, Arda kim?”
Mehmet’in yüzü bembeyaz oldu. Bu soruyu beklemiyordu anlaşılan. Mırıldanarak bir şeyler söylemeye çalıştı ama bakışlarım karşısında sustu. Dayanamayıp patladım:
“Şimdi gerçeği anlatmazsan, ben kendim öğrenirim!”
Başını öne eğdi ve anlatmaya başladı. Üç yıl önce genç bir iş arkadaşıyla bir ilişkisi olmuş. Kadın hamile kalmış ve Mehmet ondan kürtaj olması için yalvarmış, bizi ve kızlarımızı asla bırakmayacağına dair sözler vermiş. Ama kadın doğurmaya karar verip çocukla onu tehdit etmiş. Bir oğlu olmuş, Arda. Mehmet itiraf etti: Çocuğu bırakamamış, çünkü annesi sorumsuz biriymiş. Oğlunun yetim kalmasından korkuyormuş.
Sersemlemiştim. Ailem, dünyam paramparça olmuştu. Ama Mehmet’i seviyordum ve o da beni seviyordu. Kızlarımız, babaları masal okumadan uyumazlardı. Onlar için, aşkımız için ona affetmeyi seçtim. Ama bu sır ruhumda derin bir yara bıraktı.
Bir gün, üniversiteden beri görmediğim çocukluk arkadaşım Leyla’yla karşılaştım. Yetimhanede çalışıyordu. Bir kafeye oturduk ve birden Mehmet’i gördüm. Beş yaşlarında bir çocukla masada oturuyordu. Kalbim sıkıştı – bu Arda’ydı, kocamın oğlu. Leyla bakışımı fark edip alçak sesle dedi ki:
“Anne babası var ama yine de yetim sayılır.” Mehmet’e ve çocuğa baktı.
Arda’nın annesinin onu terk ettiğini, evlenip yurtdışına gittiğini anlattı. Babası, yani Mehmet’in ise kendi ailesi olduğu için Arda, resmen ebeveyni olsa da yalnız kalmıştı. Dinlerken gözlerim doldu. Leyla gitti, ben de toparlanıp masaya yaklaştım ve dedim ki:
“Beyler, eve gitme vakti gelmedi mi?”
Arda bana baktı, gözlerinde korku vardı. Ama gülümsediğimi görünce birden ağlayarak bana sarıldı ve fısıldadı:
“Anne, beni eve götüreceğini biliyordum!”
Onu kucakladım ve o an anladım: O artık benimdi. Mehmet’le birlikte Arda’yı evlat edindik. Artık üç çocuğumuz var. Kızlarımız, Elif ve Zeynep, küçük kardeşlerine bayılıyor. Yıllarca sevgisiz kalan Arda, şimdi dünyanın en mutlu çocuğu.
Arda’nın babaannesini tanıdım. Kızının Mehmet’i hiç sevmediğini, hatta kendi oğlundan nefret ettiğini anlattı. Bu kalbimi kırdı ama biliyordum ki artık Arda’nın bizi vardı – onu seven bir aile. Yıllar geçti. Kızlarım büyüdü, evlendiler, mutlular. Arda tıp fakültesini bitirmek üzere ve onunla gurur duyuyoruz.
Mehmet’in başka bir kadından olan oğluna gerçek bir aile vermekle doğru yaptığıma eminim. Anne babası olan çocuklar yetim kalmamalı – bu büyük bir günahtır. Rüzgarlıhisar’daki hikâyemiz efsane oldu. İnsanlar bunu içtenlikle anlatıyor, ben ise çocuklarımın kahkahalarını duydukça şunu biliyorum: Sevgi ve affetmek, en derin yaraları bile iyileştirebilir.




