Evdeki sessizlik ağır ve yoğundu, sadece odun sobasından gelen çıtırtılar bu durgun havayı dağıtıyordu. Aslı Teyze, yorgun ve çizgilerle dolu yüzüyle, oğlunun son eşyalarını bez çantalara yerleştirişini izliyordu. Yarın askere gidecekti.
“Oğlum, Emre, söyle bana, ne buldun bu… bu havalı kızda?” diye dayanamadı, sesi bastırılmış bir acıyla titredi. “Seni hiçe sayıyor! Burnu havada, seninse aklın hep onda. Köyde başka kız mı yok? Mesela Ayşe, Çelikin kızı… Akıllı, çalışkan, seni görünce gözleri parlıyor, ama sen farkında bile değilsin. Sanki dünyada tek Leyla var!”
Emre, geniş omuzlu, inatçı çeneli, şimdilerde somurtan gözleriyle arkasını dönerek bağcıkları sımsıkı çekti.
“Benim Ayşe’ye ihtiyacım yok, anne. Kararımı verdim. Çocukluğumdan beri Leylayı seviyorum. Eğer o benimle evlenmezse… Hiç evlenmem boşuna. Konuyu kapatalım.”
“O seni mahvedecek, Emrecim! Kalbim böyle söylüyor!” diye hıçkırdı annesi. “Güzel, evet, şeytan gibi… Ama soğuk, havai. Onun yeri şehir, bizim köy değil!”
Emre nihayet döndü. Gözlerinde geçilmez bir duvar vardı.
“Yeter. Konu kapandı.”
Aynı saatlerde, bitişikteki evde, ucuz parfüm ve gençlik kokan odada ayna çok farklı bir manzara yansıtıyordu. Leyla, akşam hazırlıklarını tamamlıyordu: gözlerini kalemle çizmiş, dudaklarını kırmızıya boyamıştı. Gösterişli ve asi görüntüsü, fark edilmek, yakalanmak, buradan çok uzaklara götürülmek istediğini haykırıyordu.
“Leyla, nereye böyle süslenip püsleniyorsun?” diye seslendi mutfaktan annesi. “Yine mi dansa? Sonra sabaha kadar gezmeler mi? Hiç olmazsa Emreyi çağırsaydın. Oğlanın hâline bak! Teknik okulu bitirdi, işini kurdu, babasıyla ev yapıyorgelecekteki eşi için diyor. Ama gözü hep sende, başkasını görmüyor!”
Leyla burnundan soluyarak aynada kendine baktı, gururla.
“Senin Emren tam bir köylü, anne. Ev yapıyor… Gençlik bir kere gelir! Eğlenmek gerek, oysa o inek gibi çalışıyor, hiçbir şeyin tadını çıkarmıyor. İhtiyarlayınca hatırlayacak bir şeyi olmayacak. Ona ihtiyacım yok, duyuyor musun? Asla!”
Ve bir kelebek gibi evden uçup gitti, arkasında endişeli bir parfüm bulutu bırakarak.
O yıl sonbahar altın ama acıydı. Emre diplomasını aldıktan sonra askerlik celbi de geldi. Aileler mütevazı ama samimi bir uğurlama düzenledi. Leyla da annesiyle geldien yakın komşu olarak.
Emre, üzerinde yeni ve rahatsız duran takım elbisesiyle, fırsat kolluyordu. Kalbi gırtlağında atıyordu. Onu koridorda yakaladı, duvara yaslanmış, utangaç.
“Leyla…” diye başladı, sesi aniden titredi. “Sana… mektup yazabilir miyim? Askerler yazar… sevdiklerine. Benimse… sevgilim yok. Belki… kabul edersin? Uzaktan da olsa?”
Leyla ona küçümseyerek baktı, sevimli ama sıkıcı bir köpeğe bakar gibi. Bir an düşündü.
“Yaz işte. Canım isterse cevap veririm. İstemezse kızma. Tamam mı?”
Bu bile yeterdi. Yüzü öyle bir umutla aydınlandı ki Leyla gözlerini kaçırdı. Neredeyse utanmıştı.
Bir süre mektuplarına cevap verdi, düzgün asker yazısıyla yazılmış o mektuplara. Ama lise bitince soluğu şehirde aldı, öğretmen okuluna girecekti. Gri köy hayatını ve saf asker mektuplarını geride bıraktı. Yazışmalar aniden kesildi.
Annesi iç çekti, kızının aklını başına alıp Emreyi beklemesini, yerleşmesini umuyordu. Ama Leyla duymak bile istemiyordu.
“Okulu bitireceğim, şehirli, kültürlü biriyle evleneceğim! Bir daha asla bu Allah’ın unuttuğu köye dönmeyeceğim!” diye çığlık attı annesi ona köylü nişanlısını savunmaya çalışınca.
Ama kader onunla acımasızca dalga geçti. İlk sınavdakompozisyonçakıverdi. Acı ironi şuydu ki suçlayacak kimse yoktu. Köy okulunda öğretmenler hep eksikti. Türkçe ve İngilizce’ye aynı kişi bakıyorduNeriman Hanım. İngilizceyi biliyordu ama Türkçeyi zorlukla öğretiyordu. Leyla, sınıfındaki çoğu gibi, ne Türkçe’yi ne de İngilizce’yi doğru düzgün biliyordu.
Ama Leyla uzun süre üzülecek biri değildi. Şehir ışıkları çağırıyordu ve kısa sürede yakışıklı, sinik Muratta teselli buldu. Murat hukuk fakültesinin son sınıfındaydı ve ailesi başka şehirde çalışırken üç odalı evde tek başına kalıyordu.
Leyla hemen ona taşındı. Parasız kalmamak için bir fabrikanın yemekhanesinde işe girdi. Tabii ki aşçı olarak değil. Tepsiyle börek satıyor, işçilerin bakışlarını üzerinde hissediyordu.
Murat’ın evinde hemen yerleşti: dağınık odaları parlattı, güzel çorbalar pişirdi, işten börek getirdi. Kendini evin hanımı, neredeyse eşi sanıyordu. Ev var, erkek gelecek vaat ediyor. Çocuk bile düşünebilirdi. Murat’a delicesine âşıktı, başı dönüyordu. Onun için şehirli, güzel hayatın ta kendisiydi.
Neredeyse bir yıl yaşadılar. Sonra bir akşam, soğuk ve yağmurlu, Murat keyifle koltuğa yayılmışken




